Bir ‘ben’i vardı, ortada kaldı..
Kuş seslerini seven, ağaçları korumak isteyen, canlıların doğal yaşam alanlarını çoğaltma girişimlerinde bulunan, dünya çöp olmasın diye kafa yoran, kötülüklerin azalmasına çabalayan, huzuru önceliklendiren, ateşe su serpen, toprakta yetişen bitkileri sulayan, şiirler yazan, kitap okuyan, tabiatın bozulmasına derinden üzülen, bir bebeğin biraz mikrop almasından çekinip ona dokunmaya kıyamayan, çocuğuna nazar erdirmesin diye uzun bakamayıp kalbi titreyen, severken sevdiğinin mutluluğunu gözeten ve çokça kırgın kimse her dönemde ortada kaldı.
Nasrettin hoca “ye, kürküm ye” dedi..
İnsan, menfaatleneceği bir sistemi işledi. Kimin, zengin veya sosyal statüsü yüksekse gözünü ona dikti. Onun etrafında dolandı. Ondan faydalanınca ise, onunla işi bitti. Sonra yüzyıllardır, yükselen altındakini ezdi.
Taraflar belirlendi, cepheler genişletildi..
Ezilene karşı haklılık savaşına girildi. Asıl ezilen, diğer cephede yalnızdı. Ortada iftiralar ve onlara inanlar vardı. Şimdi, asıl haklı, bir başınaydı.
Masum, kimseyi yanına toplayamadı..
Başına gelenlere şaşıp kaldı. Yapısı gereği, kurnazlıkların uzağındaydı. Bu, neydi? Tanımıyordu. Kendinde uyanmamış sarı hastalıkları, kimseye anlatamadı.
Kalabalığı toplayanlar, zalimdi..
İki zalim karşı karşıya geldiğinde, cepheleri kalabalıktı. İkisi de, birilerini argümanlarına inandırdı. Topladıklarını, düşmanlıkla beslediler. Sabah, öğle ve akşam savaş naraları attırdılar. Bir taraf, “Haydi yiğitler, ya zafer ya şehadet!” diyordu. Diğer taraf, “Ya istiklâl ya ölüm!” diye haykırıyordu.
Halbuki savaşa girip asker görevi kazananların hepsi, aynı taraftaydı..
Hiçbiri, masum değildi. Hiçbiri, yalnız kalmadı. Hepsi, aynı duygularda ortaktı: “NEFRET, HASET, KİBİR, HIRS VE ÖFKE”.
Sahi, bunlar şeytani duygulardı..
Ortaya dökülen şeytani his ve hevâsâtın zamanlaması bir Ramazan ayıydı.
Gerçek haklı ise; o kadar yorgundu ki, dünyanın bu çehresinden kaçmaya yer aradı. Şimdi kalkıp Ramazan Bayramı’nı bu cephelerin arasında nasıl kutlayacaktı?..